Paylaştığım filmlere ait -facebook grubumuzdaki yorumları içeren- detay linkleri sadece "Cult Movies & Soundtracks" facebook grubuna üye olanlara aktiftir. Yorumları görebilmeniz için söz konusu gruba üye olmanız gerekmektedir. Facebook grubumuzdaki paylaşım tarihlerine sadık kalındığından zamanla ilave edilen filmler blogun en üstünde değil ait olduğu tarihte yer alacaktır. Film listesi başlığı altından güncellemeleri kontrol etmenizi öneririm.
2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ekim 2012 Pazartesi
La graine et le mulet / The Secret of the Grain / Couscous / Grain and Mullet /
Balıklı Bulgur / Kuskus (2007) - Abdellatif Kechiche
Her şeyden önce filmi siz sinemasever arkadaşlarıma uzatmadan ama her
şeyinden de bahsederek nasıl sunabilirim bilmiyorum, başladığım gibi de
gidiyorum, cümle ya da anlatım hatası olursa affola…
İstanbul
film festivalinde de gösterilen ve yine festival havasında izlenen ve
son yıllarda gerçekten müthiş keyif alarak izlediğim bir dram…
Yer Tunus’lu göçmenlerin Fransızlarla bir arada yaşadığı Fransa’nın
liman şehri Séte. Yönetmen bilindik göçmen hikayelerinin aksine öteki
beriki olayına girmeden göçmenlik meselesini içselleştirerek anlatmakta.
60’lı yaşlarda tersane işçisi olarak çalışan Süleyman’ın
oldukça geniş bir ailesi vardır, dört çocuğu, damat, gelin ve
torunların dışında komşu ve dostları. Karısından ayrıdır ve kendisine
ait bir otel işleten bir kızı olan kadınla birliktedir, otelde
kalmaktadır. Yaşının ve buna bağlı olarak performansının getirdiği
olumsuzlukla bir şekilde işyerinden çıkışı verilir. Çaresizdir, hem
ailesine hem de birlikte yaşadığı yeni ailesine karşı sorumludur ve bir
şeyler yapmalıdır.
Hurdaya çıkarılacak bir gemiyi alarak restoran
yapmaya ve eski karısının Tunus’un özel bir yemeği olan kuskusla balığı
burada Fransızların damak zevkine sunmak ister. Karşısına hesap etmediği
ya da zorlanacağını düşünemediği bir sürü prosedürler çıkar, sermaye,
belgeler, izinler vs.
Tüm ailenin el ele vererek başarmaya çalıştığı
bu işte türlü aksilikler, özveriler, neşeli ve kederli anlar tüm film
boyunca Süleyman’ın çevresinde olacaktır.
Oyuncularının belki de
çoğu sıradan ama müthiş işler çıkarmışlar ve çok doğallar bana göre.
Film 160 dakikaya yakın, bir çok noktada kurgunun yetersizliğinden söz
edilebilinir bu bağlamda, son bir saatinin sizi tamamı ile içine
alacağından emin olduğum filmi sıkılmadan izleyeceğinizden eminim ve
hatta ilk defa mutlaka izleyin diye baskılıyorum ;)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/484755868224698/
Balıklı Bulgur / Kuskus (2007) - Abdellatif Kechiche
Her şeyden önce filmi siz sinemasever arkadaşlarıma uzatmadan ama her şeyinden de bahsederek nasıl sunabilirim bilmiyorum, başladığım gibi de gidiyorum, cümle ya da anlatım hatası olursa affola…
İstanbul film festivalinde de gösterilen ve yine festival havasında izlenen ve son yıllarda gerçekten müthiş keyif alarak izlediğim bir dram…
Yer Tunus’lu göçmenlerin Fransızlarla bir arada yaşadığı Fransa’nın liman şehri Séte. Yönetmen bilindik göçmen hikayelerinin aksine öteki beriki olayına girmeden göçmenlik meselesini içselleştirerek anlatmakta.
60’lı yaşlarda tersane işçisi olarak çalışan Süleyman’ın oldukça geniş bir ailesi vardır, dört çocuğu, damat, gelin ve torunların dışında komşu ve dostları. Karısından ayrıdır ve kendisine ait bir otel işleten bir kızı olan kadınla birliktedir, otelde kalmaktadır. Yaşının ve buna bağlı olarak performansının getirdiği olumsuzlukla bir şekilde işyerinden çıkışı verilir. Çaresizdir, hem ailesine hem de birlikte yaşadığı yeni ailesine karşı sorumludur ve bir şeyler yapmalıdır.
Hurdaya çıkarılacak bir gemiyi alarak restoran yapmaya ve eski karısının Tunus’un özel bir yemeği olan kuskusla balığı burada Fransızların damak zevkine sunmak ister. Karşısına hesap etmediği ya da zorlanacağını düşünemediği bir sürü prosedürler çıkar, sermaye, belgeler, izinler vs.
Tüm ailenin el ele vererek başarmaya çalıştığı bu işte türlü aksilikler, özveriler, neşeli ve kederli anlar tüm film boyunca Süleyman’ın çevresinde olacaktır.
Oyuncularının belki de çoğu sıradan ama müthiş işler çıkarmışlar ve çok doğallar bana göre. Film 160 dakikaya yakın, bir çok noktada kurgunun yetersizliğinden söz edilebilinir bu bağlamda, son bir saatinin sizi tamamı ile içine alacağından emin olduğum filmi sıkılmadan izleyeceğinizden eminim ve hatta ilk defa mutlaka izleyin diye baskılıyorum ;)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/484755868224698/
30 Temmuz 2012 Pazartesi
La antena / The Aerial / Anten (2007) - Estaban Sapir
La antena(2007) Esteban Sapir adlı arjantinli abimizden enfes bir ekspresyonizm/film noir/distopya/komedi/müzikal ve daha adını sayamayacağım,bilumum türler arası enfes bir başyapıt.bugüne kadar izlemediğime nasıl hayıflandım anlatamam.son zamanlarda izlediğim en nitelikli işlerden biri.dostlara şiddetle tavsiye ederim,bu nitelikle deneyime ben kefilim beğenmezseniz sövünüz,çekinmeyiniz:)mini bir sinopsis kabilinden şunları söylemek yeterli sanırım fazlası spoiler'a girer.''zamanın birinde sesi çalınmış bir şehir vardır'' ... kitle iletişim araçlarına,ideolojik ve baskı aygıtlarına,totalitarizme zeki bir eleştiri getiren bu çok ama çok sıkı filmi kesinlikle her sinemaseverin görmesi gerekli,şimdiden iyi seyirler :)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/451746921525593/
20 Temmuz 2012 Cuma
99 francs (2007) - Jan Kounen
Kişilerin ekonomik olarak sömürüsünün en önemli dinamiği hiç kuşkusuz reklamdır. Bir yalanı; belki bir olmayanı sanki doğruymuşçasına ya da varmışçasına pazarlayan şey reklamdır. Bilirsiniz iktisat veya ekonomi derslerinde çok söylenen bir cümle vardır: “İnsan ihtiyaçları sınırsızdır” diye. Kapitalist ekonomik sömürünün beyin yıkama cümlelerinden biri olduğu kuşku gö
Kişilerin ekonomik olarak sömürüsünün en önemli dinamiği hiç kuşkusuz reklamdır. Bir yalanı; belki bir olmayanı sanki doğruymuşçasına ya da varmışçasına pazarlayan şey reklamdır. Bilirsiniz iktisat veya ekonomi derslerinde çok söylenen bir cümle vardır: “İnsan ihtiyaçları sınırsızdır” diye. Kapitalist ekonomik sömürünün beyin yıkama cümlelerinden biri olduğu kuşku gö
türmez bu cümlenin öncelikle bu
işi yapmak isteyenlerin okuduğu bir bölümde ifşa edilmiş olması, bu
beyin yıkamanın en önemli noktasıdır. Oysaki durum bundan biraz daha
farklı olabilir.
İnsanın ihtiyaçları vardır elbet, peki olmayan ihtiyaçların sanki varmışçasına hissedilmesinin açıklaması nerededir? Bu önemli bir sorudur, çünkü kapitalizmin ana damarı bu histedir. Örneğin 100-150 TL arasında bir Polaroid bir güneş gözlüğü alınabiliyorken neden üzerinde DG ya da Vitton yazan bir gözlüğe 500-600 hatta 1000 tl verilebilmektedir? İhtiyaç dediğimiz güneş gözlüğü hangi noktadan sonra ihtiyacın dışında bir markalı fiyat saçmalığına dönüşür? Bu gibi soruların sorulabilmesi önemlidir; çünkü sistem bize bunun aksini söylemeye çalışmaktadır.
Kalite gibi, niceliksel ve de niteliksel olarak hesaplanabilecek olan bir nesne hangi noktadan sonra paraya, markaya ve dilimize doladığımız halde ne olduğu bir türlü anlamak için çaba sarf etmediğimiz “Kaliteli” olana endekslenir ve de biz bunu yutarız?
Filmin bu gibi sorulara cevap verme gibi bir amacı yok elbet; daha çok içerden bir kişinin kendi parasını kazandığı sisteme bir eleştirisi görünümdedir film. Ancak sorgulamayı seven bir izleyici bu filmin içersinde birçok cevap bulabilir, kanımca…
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150992710678929&set=o.285196264847327&type=1&theater
İnsanın ihtiyaçları vardır elbet, peki olmayan ihtiyaçların sanki varmışçasına hissedilmesinin açıklaması nerededir? Bu önemli bir sorudur, çünkü kapitalizmin ana damarı bu histedir. Örneğin 100-150 TL arasında bir Polaroid bir güneş gözlüğü alınabiliyorken neden üzerinde DG ya da Vitton yazan bir gözlüğe 500-600 hatta 1000 tl verilebilmektedir? İhtiyaç dediğimiz güneş gözlüğü hangi noktadan sonra ihtiyacın dışında bir markalı fiyat saçmalığına dönüşür? Bu gibi soruların sorulabilmesi önemlidir; çünkü sistem bize bunun aksini söylemeye çalışmaktadır.
Kalite gibi, niceliksel ve de niteliksel olarak hesaplanabilecek olan bir nesne hangi noktadan sonra paraya, markaya ve dilimize doladığımız halde ne olduğu bir türlü anlamak için çaba sarf etmediğimiz “Kaliteli” olana endekslenir ve de biz bunu yutarız?
Filmin bu gibi sorulara cevap verme gibi bir amacı yok elbet; daha çok içerden bir kişinin kendi parasını kazandığı sisteme bir eleştirisi görünümdedir film. Ancak sorgulamayı seven bir izleyici bu filmin içersinde birçok cevap bulabilir, kanımca…
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150992710678929&set=o.285196264847327&type=1&theater
Etiketler:
2007,
99 francs,
Jan Kounen,
Vahit Karataş
15 Temmuz 2012 Pazar
The Great Debaters / Muhteşem münazaracılar (2007) - Denzel Washington
Teksas'ta, siyahi öğrencilerin çoğunlukta olduğu Wiley College'de profesör olan Melvin B. Tolson'un gerçek yaşam hikayesi...Profesör Tolson, eğitim eşitliğinden fazla yararlanamayan öğrencilerinin gelişimine katkı için bir tartışma grubu kurmaya karar verir. İlk başta ifade güçleri sınırlı olan bu öğrenci topluluğu, giderek ke
Teksas'ta, siyahi öğrencilerin çoğunlukta olduğu Wiley College'de profesör olan Melvin B. Tolson'un gerçek yaşam hikayesi...Profesör Tolson, eğitim eşitliğinden fazla yararlanamayan öğrencilerinin gelişimine katkı için bir tartışma grubu kurmaya karar verir. İlk başta ifade güçleri sınırlı olan bu öğrenci topluluğu, giderek ke
limelerin
gücünü öğrenmeye başlar. Kendi dönemlerindeki toplantılarda yükselmeye
başlayan Wiley Koleji tartışma grubu bir süre sonra Harvard'ın en güçlü
rakibi olacaktır.
Tarihteki hak ve özgürlük mücadelelerine bakıldığında genellikle bunun şiddet yoluyla sağlanmaya çalışıldığı görülüyor.. 1930'lu yıllarda bazı üniversitelere alınmayan siyah tenli insanların içlerinden gelen o haklılık payının tamamına sahip olan sözcüklerle bunu sağlamaya çalışan bir öğretmen ve dört gencin ülkesinin demokratikleşmesi için ülkesine nasıl dev bir adım attırmaya çalışmaları konu ediliyor.
Filmi Denzel Washington yönetti ve oynadı,harikaydı da ama bir başka Denzel'e,Denzel Whitaker'e dikkat etmenizi öneririm...
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150981624843929&set=o.285196264847327&type=1&theater
Tarihteki hak ve özgürlük mücadelelerine bakıldığında genellikle bunun şiddet yoluyla sağlanmaya çalışıldığı görülüyor.. 1930'lu yıllarda bazı üniversitelere alınmayan siyah tenli insanların içlerinden gelen o haklılık payının tamamına sahip olan sözcüklerle bunu sağlamaya çalışan bir öğretmen ve dört gencin ülkesinin demokratikleşmesi için ülkesine nasıl dev bir adım attırmaya çalışmaları konu ediliyor.
Filmi Denzel Washington yönetti ve oynadı,harikaydı da ama bir başka Denzel'e,Denzel Whitaker'e dikkat etmenizi öneririm...
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150981624843929&set=o.285196264847327&type=1&theater
25 Haziran 2012 Pazartesi
The Counterfeiters / Die Falscher / Kalpazanlar (2007) - Stefan Ruzowitzky
2007 yılı Almanya – Avusturya ortak yapımı. Yönetmeni Stefan Ruzowitzky. En iyi yabancı film Oscar’ı kazanmış bir gerçek öykü.
2. Dünya Savaşı tüm acımasızlığı ile yaşanırken, Nazilerin savaşı
kazanmak için başvurdukları yöntemlerden biri de sahte paralar üretmek
suretiyle düşman devletlerinin ekonomilerini çökertmeye çalışmaktır. Bu
amaçla kurdukları özel bir grup vardır. Bu sırada kalpazanlar kralı ve
bu işte bir dahi olan Salomon Sorowitsch de toplama kampına atılır.
Nazilerin bu eşsiz yeteneği keşfetmeleri ve kurdukları kalpazanlar
grubuna dahil etmeleri uzun sürmeyecektir. Ancak grup üyeleri, toplama
kampındaki sefaletten ve ölüm tehlikesinden kurtulmuş olmalarına karşın,
yaptıkları utanç verici ahlak dışı işbirliğinden ve içinde
bulundukları durumdan rahatsızlık duymaya başlarlar, artık vicdanlarıyla
karşı karşıyadırlar.
Gerçekten yaşanmış farklı bir toplama
kampı hikayesinin anlatıldığı bu çok iyi çekilmiş ve oynanmış ilginç
filmi izlemenizi tavsiye ederim.
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/437558429611109/
22 Mayıs 2012 Salı
Timecrimes / Los cronocrimenes (2007) - Nacho Vigalondo
İşte
bu... salt aklın gövde gösterisi. Son derece özgün ama bir o kadar da
çılgın bir konu. İzlerken aklınızı sürekli zorlayan ve bir an olsun
ilginizi serbest bırakmayan bambaşka bir film. Zihninizin
derinliklerinde bir tur atmaya ne dersiniz?
İşte
bu... salt aklın gövde gösterisi. Son derece özgün ama bir o kadar da
çılgın bir konu. İzlerken aklınızı sürekli zorlayan ve bir an olsun
ilginizi serbest bırakmayan bambaşka bir film. Zihninizin
derinliklerinde bir tur atmaya ne dersiniz?
Hector, sıradan,
kendi halinde bir adamdır. Karısıyla birlikte yeni evlerine
taşınmaktadır. Her zaman yaptığı gibi dürbünüyle etrafı incelerken
ormanda çıplak bir şekilde yatan bir genç kız görür. Yanına gittiğinde
bir adam ona arkadan saldırır. Bir kovalamaca başlar. Bundan sonrası ise
akıllara zarar. Hector zamanda yolculuk yapacak ve kendisini paradoksal
tuhaf bir mücadelenin içinde bulacaktır.
Zamanda yolculuk
benim favori bilimkurgu temamdır. Bu filmi izlediğim en keyifli zamanda
yolculuk filmi olarak gösterebilirim. Kaçırmayın diyorum.
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/417458634954422/
2 Mart 2012 Cuma
I am Legend / Ben Efsaneyim (2007) - Francis Lawrence
Filmi çoğumuz izlemişizdir.Paylaşmamın nedeni içinden bir replik ile Bob Marley'i anmak,sonçta o da bir efsane...
Filmde Will Smith neden kızına Marley ismini koyduğunu anlatıyor,oyuncunun Bob Marley’i ve hatta o an dinlettirdiği şarkısı “i shot the sheriff” i duymadığını,bilmediğini anlayınca ona Bob’u anlatıyor;
Bir hayali vardı. Bulaşıcı olmasını istediği bir fikir gibiydi.
İnsanların hayatına müzik ve aşkı sokarak ırkçılığı ve nefreti tedavi edebileceğini
düşünüyordu. Gerçekten tedavi ama.
Bir gün barış yürüyüşünde konser vermeye hazırlanıyordu.
Herifin biri evine geldi ve onu vurdu.
Bu olaydan iki gün sonra, o sahneye çıktı ve şarkısını gene söyledi.
Ona nedenini sormuştu birisi.Şöyle demişti:
"Bu dünyayı b.ka batırmaya çalışan insanlar bir gün bile mola vermiyor.Ben nasıl vereyim?"
"Karanlıkları aydınlat."
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150618968053929&set=o.285196264847327&type=3&theater
Filmi çoğumuz izlemişizdir.Paylaşmamın nedeni içinden bir replik ile Bob Marley'i anmak,sonçta o da bir efsane...
Filmde Will Smith neden kızına Marley ismini koyduğunu anlatıyor,oyuncunun Bob Marley’i ve hatta o an dinlettirdiği şarkısı “i shot the sheriff” i duymadığını,bilmediğini anlayınca ona Bob’u anlatıyor;
Bir hayali vardı. Bulaşıcı olmasını istediği bir fikir gibiydi.
İnsanların hayatına müzik ve aşkı sokarak ırkçılığı ve nefreti tedavi edebileceğini
düşünüyordu. Gerçekten tedavi ama.
Bir gün barış yürüyüşünde konser vermeye hazırlanıyordu.
Herifin biri evine geldi ve onu vurdu.
Bu olaydan iki gün sonra, o sahneye çıktı ve şarkısını gene söyledi.
Ona nedenini sormuştu birisi.Şöyle demişti:
"Bu dünyayı b.ka batırmaya çalışan insanlar bir gün bile mola vermiyor.Ben nasıl vereyim?"
"Karanlıkları aydınlat."
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150618968053929&set=o.285196264847327&type=3&theater
14 Şubat 2012 Salı
Xxy (2007) - Lucia Puenzo
15 yaşındaki herkesin başından geçen ergenlik, hormonlar, dostluk, cinsellik, uyum sağlama, büyüme gibi konulara bambaşka açıdan yaklaşarak adeta bir belgesel / biyografi tarafsızlığı ve yalınlığı ile çekilmiş güzel film. güzelliği belki teklifsiz içtenliğinden, belki sizin bihaber olduğunuz bir halden / bir ötekilikten bahsederken sizi içine alıp yüreğiniz kadar aklınıza dokunmasında yatıyor.
Gençlerin hainliğini, sevgisizliğini, aile olmayı, koruma güdüsüne de dokunuyor. film olmamış belgesel olmuş. çünkü sanki içinde minimum yapaylık, minimum rol yapma var. genç oyuncular bile sanki rol yapmıyor adeta yaşıyor.
Yönetmenin kadınsı duyarlılığını ve içinize işlettiği şefkati hissetmeden duramıyorsunuz. sanırım herkes için bir film değil ama bilinçli veya bilinçsiz karşısına oturduğu herkesi içine alacak kadar duyarlı bir yapım olmuş.(eksisözlük.com)
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150583515123929&set=o.285196264847327&type=3&theater
15 yaşındaki herkesin başından geçen ergenlik, hormonlar, dostluk, cinsellik, uyum sağlama, büyüme gibi konulara bambaşka açıdan yaklaşarak adeta bir belgesel / biyografi tarafsızlığı ve yalınlığı ile çekilmiş güzel film. güzelliği belki teklifsiz içtenliğinden, belki sizin bihaber olduğunuz bir halden / bir ötekilikten bahsederken sizi içine alıp yüreğiniz kadar aklınıza dokunmasında yatıyor.
Gençlerin hainliğini, sevgisizliğini, aile olmayı, koruma güdüsüne de dokunuyor. film olmamış belgesel olmuş. çünkü sanki içinde minimum yapaylık, minimum rol yapma var. genç oyuncular bile sanki rol yapmıyor adeta yaşıyor.
Yönetmenin kadınsı duyarlılığını ve içinize işlettiği şefkati hissetmeden duramıyorsunuz. sanırım herkes için bir film değil ama bilinçli veya bilinçsiz karşısına oturduğu herkesi içine alacak kadar duyarlı bir yapım olmuş.(eksisözlük.com)
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150583515123929&set=o.285196264847327&type=3&theater
Etiketler:
2007,
LUCIA PUENZO,
Vahit Karataş,
XXY
12 Şubat 2012 Pazar
La zona / Yasak Bölge (2007) - Rodrigo Pla
"Mülkiyet,
hukuk ve devletin bütün içeriğidir ve aynı zamanda sivil toplumun
temelidir. Güvenlik ise sivil toplumun en yüce toplumsal kavramıdır,
toplumun tümünün yalnızca, üyelerinin her birinin kişiliği, hakları ve
mülkiyetinin korunmasını garanti altına alan polis (kamu otoritesi)
kavramıdır. Güvenlik kavramı, sivil toplumun kendi bencilliğini aşmasını
getirmez. Güvenlik tersine, bencilliğin sigortasıdır." Karl Marx
"Mülkiyet,
hukuk ve devletin bütün içeriğidir ve aynı zamanda sivil toplumun
temelidir. Güvenlik ise sivil toplumun en yüce toplumsal kavramıdır,
toplumun tümünün yalnızca, üyelerinin her birinin kişiliği, hakları ve
mülkiyetinin korunmasını garanti altına alan polis (kamu otoritesi)
kavramıdır. Güvenlik kavramı, sivil toplumun kendi bencilliğini aşmasını
getirmez. Güvenlik tersine, bencilliğin sigortasıdır." Karl Marx
La Zona.. Sadece şu giriş sahnesi bile yeterince şey anlatıyor. Muhakkak izlenmesi gereken, olağanüstü bir film. Önerisi için Nail Bey'e sonsuz teşekkürler. Biraz geç oldu ama izleyebildim sonunda.
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/347476098619343/
30 Kasım 2011 Çarşamba
Izgnanie / The Banishment / Sürgün (2007) - Andrei Zvyagintsev
Sovyet sinemasının dünya sinema tarihi içersindeki önemi tartışmasız
çok büyüktür. Sinemanın emekleme döneminde özellikle Eisenstein’ın
öncülük ettiği film grameri ve kurgu tekniğinde çığır açan Pudovkin,
Kuleshov gibi yönetmenleri yetiştiren bir ülke Sovyet Rusya. Sovyet
sineması kısa bir dönem gerileme dönemi yaşasa da 1960-70'li yıllarda
çektiği filmlerle sinemanın ruhanî yanıya ilgilenen, filmlerinin
içerdiği felsefi anlam dünyasıyla modası hiçbir zaman eskimeyecek,
birçok yönetmene ilham kaynağı teşkil edecek kaba tabirle Tarkovskiyen
bir akımın öncüsü olacak olan Andrei Tarkovsky ile devam etmiştir bu
süreç.
Değişik ülkelerdeki benzerleri bir yana Rus sinemasında bugün Tarkovsky’nin mirasını devam ettiren iki önemli isim var. Birisi 'Ana Oğul' gibi eşsiz bir filme imza atan Aleksandr Sokurov diğeri ise henüz iki film çekmesine karşın bu mirasa ortak etmekten tereddüt edilmeyecek kadar yetenekli olan Andrei Zvyagintsev.
2003 yılında çekmiş olduğu 'Dönüş' filmiyle bir anlamda Rus sinemasının da dönüşünün habercisi olan Zvyagintsev, ilk filmini çekmiş olmasına rağmen yoğun alt metni ve sinematografisiyle değme yönetmenlere taş çıkartacak bir olgunluk göstererek yılın en iyi filmlerinden birine imza atmıştı. İlk filmiyle göstermiş olduğu başarının tesadüfî olmadığını ikinci ve şimdilik son filmi 'Sürgün' ile kanıtlamış diyebiliriz.
Pulitzer ödüllü Ermeni yazar William Saroyan'ın "The Laughing Matter" adlı kitabından uyarlanan film, yönetmenin bir önceki filmi 'Dönüş' ile yine benzer temalar üzerinden ilerliyor. Şehir yaşamından ayrılıp iki çocuğu ve karısıyla 12 yıldır gitmediği köyüne dönen Aleks’in sessiz, sakin yaşamı karısının bir itirafıyla sarsılıyor. 150 dakikalık süresinin yaklaşık 2 saati boyunca neredeyse hiçbir şey anlatmıyormuş gibi gözüken ve yapılan itirafın etkisini tek bir sahne dâhi olmadan tamamen oyuncu performanslarıyla geçirmeye çalışan yönetmen filmin son yarım saatinde tüm dramatik yapıyı tersyüz ediyor.
Esasında filmin tüm derdinin Aleks'in karısı ve çocuklarından esirgediği sevgi eksikliğinden kaynaklandığını görüyoruz. Yönetmen 'Dönüş' filminde baba-oğul ilişkisi üzerinden dini referanslarla zenginleştirdiği öykünün benzerini bu kez "sevgi" teması etrafında çetrefilleştiriyor. Bu temayı kimi zaman çocukların oyun oynadıkları puzzle’da ki resmin benzer şekilde 'Dönüş' filmindeki çocukların babayı ilk kez gördükleri anın Mantegna'nin "The Lamentation over the Dead Christ" tablosunu andırması gibi dolaylı, kimi zamanda çocukların misafir olarak kaldıkları evde arkadaşlarının annesinin çocuklarına okuttuğu kitapta geçen "İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam...ama sevgim olmasa...ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz" sözleriyle başlayan bir pasajla açıkça dile getiriyor. Yönetmen "sevgi" gibi sinemada en çok işlenilen ve en temel meselelerden birini alıp bu tip göndermelerle filmin yoğun sinemasal atmosferi ile birlikte daha bir özgün hale getiriyor.
Film sadece dini referanslar ve mitlerle değil daha önceki filmi 'Dönüş' ile kimilerince komünizm öncesi ve sonrasını temsil eden baba-oğul çatışmasını da bir üst noktaya taşıyıp Rusya tarihi ile ilgili önemli sosyolojik ipuçları sunarak yönetmenin kendi anlam dünyasını da gözler önüne seriyor. Üstelik bunu yapma biçimi de olabildiğince kapalı ve gizemli. Örneğin ilk filmindeki babanın toprağa gömdüğü kutu film boyunca açıklığa kavuşmadığı gibi bu filmde de Vera’nın kocasına yazdığı mektupta ne yazdığına bir türlü vakıf olamıyoruz. Tıpkı filmin başında Aleks'in kardeşi Mark'ın uzunca bir yolculuktan sonra eve neden yaralı bir şekilde döndüğünü ve nereden geldiğini bilmediğimiz gibi. Ya da belli ki Aleks'in kendi ebeveynleri ile bir çatışma içersinde olduğunu hissettiren uzun ve anlamlı bir şekilde eski fotoğraflara attığı bakışlar gibi.
Film Tarkovsky sinemasına olan yakınlığını sadece uzun planlarla, kaydırmalarla, gri ve mat bir sinematografiyle, geniş çerçeveli ölçeklerin kullanıldığı çekim teknikleriyle ve Estonyalı ünlü besteci Arvo Pärt'ın mistik müzikleriyle belli etmiyor. Ayrıca filmin taşradaki durağan hayatın altını çizen, doğa seslerinin eşlik ettiği mizansen anlayışı ve filmin adının 'Kurban' ve 'Ayna'yı çağrıştırmasıyla daha da ileri gidiyor. Fakat Zvyagintsev için bu bir handikaptan çok sinemanın her daim ihtiyaç duyduğu bu farklı alanı auteurliğe giden bir yol olarak baştan seçmiş olmanın verdiği bir avantaja dönüşüyor. (avrupasinemasi.blogspot.com'dan)
Değişik ülkelerdeki benzerleri bir yana Rus sinemasında bugün Tarkovsky’nin mirasını devam ettiren iki önemli isim var. Birisi 'Ana Oğul' gibi eşsiz bir filme imza atan Aleksandr Sokurov diğeri ise henüz iki film çekmesine karşın bu mirasa ortak etmekten tereddüt edilmeyecek kadar yetenekli olan Andrei Zvyagintsev.
2003 yılında çekmiş olduğu 'Dönüş' filmiyle bir anlamda Rus sinemasının da dönüşünün habercisi olan Zvyagintsev, ilk filmini çekmiş olmasına rağmen yoğun alt metni ve sinematografisiyle değme yönetmenlere taş çıkartacak bir olgunluk göstererek yılın en iyi filmlerinden birine imza atmıştı. İlk filmiyle göstermiş olduğu başarının tesadüfî olmadığını ikinci ve şimdilik son filmi 'Sürgün' ile kanıtlamış diyebiliriz.
Pulitzer ödüllü Ermeni yazar William Saroyan'ın "The Laughing Matter" adlı kitabından uyarlanan film, yönetmenin bir önceki filmi 'Dönüş' ile yine benzer temalar üzerinden ilerliyor. Şehir yaşamından ayrılıp iki çocuğu ve karısıyla 12 yıldır gitmediği köyüne dönen Aleks’in sessiz, sakin yaşamı karısının bir itirafıyla sarsılıyor. 150 dakikalık süresinin yaklaşık 2 saati boyunca neredeyse hiçbir şey anlatmıyormuş gibi gözüken ve yapılan itirafın etkisini tek bir sahne dâhi olmadan tamamen oyuncu performanslarıyla geçirmeye çalışan yönetmen filmin son yarım saatinde tüm dramatik yapıyı tersyüz ediyor.
Esasında filmin tüm derdinin Aleks'in karısı ve çocuklarından esirgediği sevgi eksikliğinden kaynaklandığını görüyoruz. Yönetmen 'Dönüş' filminde baba-oğul ilişkisi üzerinden dini referanslarla zenginleştirdiği öykünün benzerini bu kez "sevgi" teması etrafında çetrefilleştiriyor. Bu temayı kimi zaman çocukların oyun oynadıkları puzzle’da ki resmin benzer şekilde 'Dönüş' filmindeki çocukların babayı ilk kez gördükleri anın Mantegna'nin "The Lamentation over the Dead Christ" tablosunu andırması gibi dolaylı, kimi zamanda çocukların misafir olarak kaldıkları evde arkadaşlarının annesinin çocuklarına okuttuğu kitapta geçen "İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam...ama sevgim olmasa...ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz" sözleriyle başlayan bir pasajla açıkça dile getiriyor. Yönetmen "sevgi" gibi sinemada en çok işlenilen ve en temel meselelerden birini alıp bu tip göndermelerle filmin yoğun sinemasal atmosferi ile birlikte daha bir özgün hale getiriyor.
Film sadece dini referanslar ve mitlerle değil daha önceki filmi 'Dönüş' ile kimilerince komünizm öncesi ve sonrasını temsil eden baba-oğul çatışmasını da bir üst noktaya taşıyıp Rusya tarihi ile ilgili önemli sosyolojik ipuçları sunarak yönetmenin kendi anlam dünyasını da gözler önüne seriyor. Üstelik bunu yapma biçimi de olabildiğince kapalı ve gizemli. Örneğin ilk filmindeki babanın toprağa gömdüğü kutu film boyunca açıklığa kavuşmadığı gibi bu filmde de Vera’nın kocasına yazdığı mektupta ne yazdığına bir türlü vakıf olamıyoruz. Tıpkı filmin başında Aleks'in kardeşi Mark'ın uzunca bir yolculuktan sonra eve neden yaralı bir şekilde döndüğünü ve nereden geldiğini bilmediğimiz gibi. Ya da belli ki Aleks'in kendi ebeveynleri ile bir çatışma içersinde olduğunu hissettiren uzun ve anlamlı bir şekilde eski fotoğraflara attığı bakışlar gibi.
Film Tarkovsky sinemasına olan yakınlığını sadece uzun planlarla, kaydırmalarla, gri ve mat bir sinematografiyle, geniş çerçeveli ölçeklerin kullanıldığı çekim teknikleriyle ve Estonyalı ünlü besteci Arvo Pärt'ın mistik müzikleriyle belli etmiyor. Ayrıca filmin taşradaki durağan hayatın altını çizen, doğa seslerinin eşlik ettiği mizansen anlayışı ve filmin adının 'Kurban' ve 'Ayna'yı çağrıştırmasıyla daha da ileri gidiyor. Fakat Zvyagintsev için bu bir handikaptan çok sinemanın her daim ihtiyaç duyduğu bu farklı alanı auteurliğe giden bir yol olarak baştan seçmiş olmanın verdiği bir avantaja dönüşüyor. (avrupasinemasi.blogspot.com'dan)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




