1987 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1987 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2012 Pazartesi

Pelle erobreren / Pelle the Conqueror / Fatih Pelle (1987) – Bille August

Pelle erobreren / Pelle the Conqueror / Fatih Pelle (1987) – Bille August

19. yüzyılın sonları... Kuzeyin soğuk ülkesi İsveç’te halk açlık ve işsizlikten kırılmaktadır. Çaresizlik içindeki bir grup İsveçli, bulabildikleri bir takaya atlayarak Danimarka’nın Bornholm adasına gelirler. İş bulabilme imkanları açısından İsveç’e göre bir gömlek daha iyi durumdaki bu komşu ülkeye ayak basanlar arasında, tekne kazıntısı küçük Pelle ve onun dedesi olacak yaştaki babası Lasse de vardır.

Eşini daha ülkesindeyken yoksulluğun doğurduğu hastalıklarda yitirmiş olan yaşlı baba ile yetim oğlu, ırgat pazarında yaptıkları türlü cambazlıklardan sonra, bölgenin en büyük toprak ağalarından birinin çiftliğinde iş bulmayı başarırlar. Uçsuz bucaksız tarlalara sahip olan bu çiftlik, zamanla Pelle için dünyanın bi
r tür özetine dönüşecek ve küçük adam burada yaşadığı kah acı, kah tatlı olaylarla hayatı adım adım öğrenerek büyüyecektir. O yüzden de ona, hayatı fetheden anlamındaki bu anlamlı lâkabı uygun görmüştür… (turkcealtyazi.org’den)

Öncelikle filmin süresinin yaklaşık 2,5 saat olduğunu söylemeliyim ama zamanınızı ayarladıktan sonra bu süre su gibi akacaktır ve hatta zaman zaman ara verip tekrar dönme lüksünüz bile var, filmde oynadığınızı hissedip boşlukları kendinize göre ayarlayabilirsiniz çünkü ;)

Filmde öncelikle doğaya bayılacaksınız, tamamen kırsalda, bir çiftlikte ve dört mevsimi dolu dolu yaşayacaksınız. Bir filmde herkesin kendine göre olmazsa olmazları vardır, geçen bir paylaşımın altında arkadaşlar görüşlerini belirtmişti; burada da bu vazgeçilmezlerden biri olan sahne seçimini en doğru haliyle göreceğinizi düşünüyorum.

Yaşlı baba rolündeki Max von Sydow’ın performansına bayılacaksınız. Onu bir çoğumuz usta yönetmen Ingmar Bergman ile olan çalışmalarından da hatırlıyoruzdur ve bu filmdeki performansı ile de 1989 da aday gösterildiği Oscar’ı belki alamadı(Dustin Hoffman-Rain Man) ama film en iyi yabancı film ödülünü aldı…

Keyifle izleyeceğinizden eminim, iyi seyirler ;)

19. yüzyılın sonları... Kuzeyin soğuk ülkesi İsveç’te halk açlık ve işsizlikten kırılmaktadır. Çaresizlik içindeki bir grup İsveçli, bulabildikleri bir takaya atlayarak Danimarka’nın Bornholm adasına gelirler. İş bulabilme imkanları açısından İsveç’e göre bir gömlek daha iyi durumdaki bu komşu ülkeye ayak basanlar arasında, tekne kazıntısı küçük Pelle ve onun dedesi olacak yaştaki babası Lasse de vardır.

Eşini daha ülkesindeyken yoksulluğun doğurduğu hastalıklarda yitirmiş olan yaşlı baba ile yetim oğlu, ırgat pazarında yaptıkları türlü cambazlıklardan sonra, bölgenin en büyük toprak ağalarından birinin çiftliğinde iş bulmayı başarırlar. Uçsuz bucaksız tarlalara sahip olan bu çiftlik, zamanla Pelle için dünyanın bi
r tür özetine dönüşecek ve küçük adam burada yaşadığı kah acı, kah tatlı olaylarla hayatı adım adım öğrenerek büyüyecektir. O yüzden de ona, hayatı fetheden anlamındaki bu anlamlı lâkabı uygun görmüştür… (turkcealtyazi.org’den)

Öncelikle filmin süresinin yaklaşık 2,5 saat olduğunu söylemeliyim ama zamanınızı ayarladıktan sonra bu süre su gibi akacaktır ve hatta zaman zaman ara verip tekrar dönme lüksünüz bile var, filmde oynadığınızı hissedip boşlukları kendinize göre ayarlayabilirsiniz çünkü ;)

Filmde öncelikle doğaya bayılacaksınız, tamamen kırsalda, bir çiftlikte ve dört mevsimi dolu dolu yaşayacaksınız. Bir filmde herkesin kendine göre olmazsa olmazları vardır, geçen bir paylaşımın altında arkadaşlar görüşlerini belirtmişti; burada da bu vazgeçilmezlerden biri olan sahne seçimini en doğru haliyle göreceğinizi düşünüyorum.

Yaşlı baba rolündeki Max von Sydow’ın performansına bayılacaksınız. Onu bir çoğumuz usta yönetmen Ingmar Bergman ile olan çalışmalarından da hatırlıyoruzdur ve bu filmdeki performansı ile de 1989 da aday gösterildiği Oscar’ı belki alamadı(Dustin Hoffman-Rain Man) ama film en iyi yabancı film ödülünü aldı…


https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/472503592783259/

17 Temmuz 2012 Salı

Babettes Gaestebud / Babette's Feast / Babette'nin Şöleni (1987) - Gabriel Axel

 
Konu Danimarka'da dinsel inançlarını en koyu şekilde yaşayan insanlar arasında geçiyor... Paris Champs-Élysées'de dünyanın en ünlü ve en pahalı restoranlarından birinde şef aşçılık yapmakta olan Babette Hersant, işlediği bir suç nedeniyle hapse girme tehditi karşısında Danimarka'ya kendisinin tanınmayacağı küçük bir köye sığınır... Köyde büyük saygı duyulan papaz babalarıyla yaşayan, köyden ayrılmamak için hiç evlenmeyen ve daha sonra babasının ölümünden sonra O'nu yaşatmak için dini ritüel ve toplantılar ile yaşamlarını sürdüren iki kız kurusu, Babette'i tanrının gönderdiğini kabul ederek, kendilerine yemek ve ev işlerinde yardım etmesi için az bir ücret karşılığı evlerine alırlar... Farklı yaşam ve kültürlere karşın aralarında zamanla oluşan yakınlaşma ve Babette'e Fransa'da çıkan piyangoda elde ettiği gelir ile köyde bir yemek şöleni düzenlemesi, bunun için Fransa'dan getireceği tabak, çanak, çatal, bıçak örtüler ve birbirinden güzel yemek malzemeleri ve içkiler ve Champs-Élysées'yi aratmayacak servis dinden başka hiçbirşeyleri olmayan Danimarka köylüleri tarafından nasıl karşılanacak...? Mükemmel bir film, bir başyapıt Sinemalar Com Puanı:9.00... Kaçırılmaması, izlenilmesi ve unutulmaması gereken bir film... Zaten izleyenler unutamaz bu filmi...Mutlaka da arşive alınmalı derim...İyi seyirler... 
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/447292245304394/

27 Haziran 2012 Çarşamba

Hachiko monogatari (1987) - Seijiro Koyama
Sahibi Prof. Shujiro Ueno'ya ( Tatsuya Nakadai) hergün işe gittiği Tokyo Metrosu Shibuya istasyonuna kadar eşik eden ve dönüş treni saatinde kendisini istasyonda bekleyen HACHİKO'nun gerçek yaşamdan alınma öyküsü.. Bir yıl süren bu uğurlama-karşılama ritüelinden sonra bir akşam metrodan çıkmadı profesör. Haçiko gözleri metronun kapısında gece boyunca bekledi. Bir sonraki akşam yine yoktu profesör. Üçüncü akşam metrodan yine çıkmadı. Üniversite'de kalp krizi geçirip ölmüştü profesör...

Hachko her akşam sahibini metrodan çıkar diye inatla bekledi. Haftalar, aylar boyunca her akşam tokyo metrosunun Shibuya istasyonu'nun kapısına gitti. Hachiko tam 10 yıl boyunca sahibinin gelmesini bekledi. 12 yaşındayken metronun kapısında öldü.... Bir köpeğin öyküsü ama aynı zamanda dostluğun, arkadaşlığın ve vefanın öyküsü... Bugün Tokyo Shibuya istasyonuna gittiğinizde kapısında "akita" cinsi bir köpek heykeli görürsünüz... BU heykel sahibinin ölümünden sonra 10 yıl boyunca O'nu hergün aynı saatlerde bekleyen Hachko'nun heykelidir...

Hachiko'nun öyküsü 1987 yılında Japon yönetmen Seijirô Kôyama tarafından beyazperdeye aktarıldı. Çekim tekniği ve görüntüleri harika ve gerçekçi. Başrolde Akira Kurosawa'nın gözdesi, Kagemusha ve Ran filmlerinin başrol oyuncusu Tatsuya Nakadai'nin oyun gücü ve duygularını yansıtma biçimi ve dozu mükemmel...

Öykü, 2009 yılında Hollywood prodüksiyonu kapsamında yeniden filme alındı... Tüm yeni sinema tekniklerine karşın sonuç bana göre tam bir fiyasko...Başrol oyuncusu Richard Gere'in filmin çoğu yerinde ifadesiz, bazı yerlerinde abartılı mimik ve hareketleri tam bir başarısızlık örneği...Zaten kendisiyle yıldızımız hiçbir zaman barışmamıştır, ama bu 2009 "imitasyon" film tuz-biber misali... Ya da tuz-biber bile değil, daha yavan...
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/438743049492647/

15 Haziran 2012 Cuma

Cry Freedom / Özgürlük Çığlığı (1987) - Richard Attenborough


15-16 Haziran Türkiye İşçi Sınıfının Şanlı Direnişini anarken 16 Haziranı önemli kılan bir olay daha var hatta kişi ; STEVE BIKO ...

STEVE BIKO KİMDİR BİLİR MİSİNİZ ?

Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Soweto kentindeyiz. Hava pırıl pırıl...
Irk ayrımcılığına karşı siyahlar büyük bir yürüyüşteler. Aralarında
orta ve lise öğrencileri de var... Kalabalık, mahallelilerin
katılımıyla giderek artaraktan kent merkezine doğru yürüyor.
Göstericilerin arasında Steve Biko da var. Biko, şiddeti ret eden,
uzlaşmacı kimliğiyle tanınıyor. İsteklerin demokratik yoldan elde
edilebileceğine inanan siyahi bir lider. Irk ayrımına son verilmesini
istiyor ve bunun için de devletin çeşitli organlarıyla görüşmeler
sürdürüyor.
Ama ırkçı Güney Afrika yönetimi asla siyah ırka haklarını verme
niyetinde değil. Biko, kısmen bazı hakların verilmesini istiyor.
Devlet yönetiminde siyahların olmayabileceğini, ama en azından sokakta
siyah ırkın da beyazlar kadar hakları olduğunu savunuyor. Bunu
çevresine toplanan coşkun kalabalığa da kabul ettiriyor. Özgürlükleri
kazanmanın zor ve meşakkatli bir yol olduğunu anlatıyor. Her bulduğu
yerde yüksekçe bir yere çıkarak haklarının bir şekilde beyazlardan
alınacağını söylüyor. Bunu en dingin haliyle anlatıyor ve neredeyse
hiç sinirlenmiyor. Durban kentindeki Natal Üniversitesi'nde tıp
eğitimi gördüğü sıralarda Güney Afrika Öğrenci Ulusal Öğrenci
Birliği'ne katılıyor. Beyazlarla ilk kez burada birlikte çalışıyor.
Kendi halkına karşı yaptığı konuşmalar Irkçı Afrika Cumhuriyeti
hükümetini rahatsız ettiğinden, konuşmaları yasaklanıyor. Hiçbir
faaliyete katılmasına izin verilmiyor.
Oysa sözlerinde kin ve nefret yok. Yalnızca bilinçlenme var.
Zaten kurduğu "Siyah Bilinç Hareketi"nin amacı da siyah ırkın
bilinçlenmesi ve mücadelesini demokratik yollardan kazanması.
16 Haziran'daki yürüyüş de bu taleplerinin toplu olarak dile
getirilmesinden başka bir şey değil.
Steve Biko bir saldırı olmayacağından, demokratik haklarını kullanarak
isteklerini Güney Afrika Cumhuriyeti yetkililerine iletebileceğinden o
kadar emin ki, çocukların da bu yürüyüşe katılmasına göz yumuyor.
Ama işte ne oluyorsa, daha kente kilometrelerce mesafedelerken birden
önleri askeri araçlarla kesiliyor. Araçlardaki silahlı adamlar, hiçbir
uyarıda bulunmadan rastgele kalabalık üzerine ateş açıyor.
Bu beklenmedik saldırı karşısında kalabalık panik içinde dağılıyor.
Yaralılar yollara dağılıyor. Askerler ellerindeki makineli tüfeklerle
yaralıları öldürüyor önce ve araçlarıyla kalabalığı takibe başlıyor.
Ateş devam ediyor. Yüzlerce insan birbiri üzerine yığılarak oracıkta
ölüyor veya yaralanıyor. Ama yaralıların kurtulma şansı hiç yok, çünkü
askerler yaralı görmek istemiyor.
Ufak bir çocuk hızla yolun kenarındaki tarlaya kaçıyor. Askeri
araçlardaki komutanlardan biri çocuğun yan tarafa kaçtığını görüyor.
Şoförüne çocuğu işaret ediyor. Şoför aracı tarlaya doğru sürüyor.
Kısa süre sonra çocuğu yakalayacak mesafeye geliyorlar. Araç komutanı
tabancasını çıkarıyor. Çocuk yakalanacağını anlayınca iki elini
kaldırarak teslim oluyor.
Ama komutan teslim almıyor... Tek kurşunda başından vuruyor.
Vahşet her yerde devam ediyor. Yüzlerce ölü yürüyüş yolu üzerinde
öylece şafağı bekliyor.
Biko, demokratik yollardan haklarını elde etmenin mümkün olmadığını anlıyor.
Daha önce yüzlerce kez tekrarladığı ancak şiddete başvurmadan yapmaya
çalıştığı örgütsel birlikteliği kurmaya çalışıyor yeniden. 1968
yılında kurduğu Güney Afrika Öğrenci Derneği'ni yeniden
hareketlendirmeye karar veriyor.
Ama artık iki kişiyle yan yana gelmesi bile yasaklanmıştır.
Steve Biko, Soweto'daki katliamdan sonra birçok yürüyüşe katılıyor,
gösteriler düzenliyor... Artık işin demokratik yoldan
halledilemeyeceğine inanıyor.
Böylelikle de hükümetin dikkatini çekiyor.
Soweto katliamından sonra Biko, hükümetin hedefi haline geliyor.
18 Ağustos 1977 tarihinde, sıradan bir geçiş kontrolünde hiç neden
yokken tutuklanıyor. Neden tutuklandığı kendisine söylenmiyor. Hemen
gözaltına alınıyor. Yakınlarına haber vermesine izin verilmiyor. Beyaz
bir Amerikalı farklı yollardan Biko'nun gözaltına alındığını
haberalıyor ve kendisini ziyaret etmek üzere tutuklandığı hapishaneye
gidiyor. Ama Amerikalıya Biko'yu göstermiyorlar. Çünkü gözaltı
süresince sürekli işkence gören Biko'nun son halini Amerikalı'nın
görmesini istemiyorlar.
İşin daha da büyüyeceğini anlayan hükümet, Biko'yu bir kamyonun
kasasına yükleyerek, bin kilometreden fazla uzaklıkta bulunan
Pretoria'ya götürmeye karar veriyor.
Büyük işkenceler gören Biko, bu yolculuğa dayanamıyor ve Pretoria'daki
cezaevine ulaştıktan kısa süre sonra, 12 Eylül 1977'de hayatını
kaybediyor.
Ertesi gün İçişleri Bakanlığı Biko'nun başladığı açlık grevi nedeniyle
öldüğünü açıklıyor.
Amerikalı'nın da işi kurcalaması sonucu, 2 Şubat 1978 tarihinde
Biko'nun nezarette öldürülmesiyle ilgili dava açılıyor. Dava
takipsizlikle sonuçlanıyor ve işkence yapan polislerden hiçbiri
hakkında soruşturma açılmıyor.
Biko'nun cesedi bir süre kimseye gösterilmiyor. Ancak yoğun ısrarlar
sonucu yakınlarına gösterilmek zorunda kalınılıyor. Yakınları,
Biko'nun başındaki darbelerle ilgili bir açıklama istiyorlar, ancak
hükümet yetkilileri Biko'nun başındaki yaraların, intihar girişimi
sonucunda oluştuğunu söylüyorlar.
Ünlü Amerikalı protest şarkıcı Joan Baez'in "Biko" adlı parçasını her
dinlediğimde, Biko'nun kanlar içindeki bedeni aklıma takılıyor.
Biko ve daha nicelerinin... MÜMTAZ İDİL - Odatv
 

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10150921264648929&set=o.285196264847327&type=3&theater

23 Aralık 2011 Cuma

Wings of Desire / Der Himmel über Berlin / Arzunun Kanatları (1987) - Wim Wenders

 

2011’in en iddalı yapımlarına baktığımızda farklı bir deneyim olan Pina’yı ve tabi  bunun mimarı olan Wim Wenders’i unutmamak lazım. Sevilen yönetmen Wim Wenders hakkında bir çok şey söylenebilir, yönetmenin stili,  başarısına her filmde farklı bir yön getirmesi gibi bir çok yorumda bulunabiliriz. Yeni Alman sineması ekolünden gelen yönetmenin en önemli yapımlarına bakarken bir film var ki her zaman izlerken farklı bir tat bırakıyor. Filme geçmeden önce dönemsel faktörlerine bakalım. Kısaca; savaş sonrası Almanya’daki sosyal ve ekonomik hayatın izleri tüm dünyada kapanmayan yaralara sebep oldu. Nazi işgallerinin etkisinden kurtulan  Berlin sokaklarınındaki uzun yıllar duvarlarla çevrili bir şekilde yaşanan acılar  sinema filmlerine sıkça konu oldu. Bu durum  sanatsal olarak, Alman sinemasının kaçınılmaz döngüsü haline gelmiştir.
Sinema tarihinde toplumun doğrudan etkilediği sinema akımlarının başında Yeni Alman sineması gelmektedir. Bu sinema anlayışı yeni gereksinimleri de içinde barındırmaktadır. Yerleşik bir endüstriye karşılık olarak geleneksel Alman sinemasının aksine  özgür bir şekilde entellektüel bir bilinçle ortaya çıkmıştır.  Bu da filmlerin daha kapsamlı ve etkileyici olmasını sağlayarak geniş kitlelerce sevilmesini sağlamıştır.
Yeni Alman sinemasının; 68’lerin özgürlük, toplumsal eleştiri, yeni bir yaşam biçimi arama ruhunun sinemadaki temsilcisi Wim Wenders, genç kuşak yönetmenlerinin en önemlilerinden biridir. Wenders’in  film kariyerine baktığımızda kısaca 60′ların sonunda Yeni Alman Sineması akımının bir parçası olarak başladı. İlk çıkışını 1970 yılında The Kinks’e adadığı Summer in the City ile yaptı. 1982′de Venedik Film Festivali’nde Stand der Dinge ile kazandığı Altın Arslan, 1984′de Cannes’da Paris, Texas ile kazandığı Altın Palmiye ve 1987′de yine Cannes’da Arzunun Kanatları (Der Himmel über Berlin) ile aldığı en iyi yönetmen ödülü kazandığı önemli ödüllerden bazılarıdır. Günümüze kadar bir çok film ve  belgesele imzasını atan yönetmen son olarak Pina ile sanatseverleri şaşırtmaya devam etmiştir.
Yönetmenin adını duyunca belki de aklıma ilk gelen filmi; Wing of Desire (Der Himmel über Berlin – 1987 ) Türkiye’de ‘Arzunun Kanatlarında’ olarak çevrilmiş olmasına rağmen orijinal adı olarak ise ‘Berlin’in Üstündeki Gökyüzü’ diye çevrilidiğinde daha anlamlı olacaktır. Bunun nedeni Wim Wenders’in gözünden  Berlin’i izlemekle kalmıyoruz, Berlin’i iki farklı dünyada yorumluyoruz.
Filmin içeriği; iki meleğin Damiel ve  Cassiel’in gözünden Berlin sokaklarını, insanlarını  ve onların acılarını siyah –beyaz olarak görüyoruz. İnsanların gözünde renklenen dünya bize ilk başta kafa karışıklığı gibi gelse de zamanla anlaşılır bir hal almaktadır. Filmi izlediğimde ilk olarak dikkatimi çeken neden, niçin sorularına cevaplamaya yönelik düşünmeye sevk etmesiydi. 1987 yılında yapılmış olan filmin Batı Almanya semalarından yola çıkarak Berlin üzerinden bakışla yorumlanmış olması bir nedeni barındırmakta olduğunu gözlemek çokta zor olmuyor. Filmde geçen yıkık harabeler, savaş sonrası çekilen acıların, bölünmüşlüğün evrensel olarak simgesi haline gelen Berlin duvarının ekseninde gerçekleşmesi bizim ipuçlarımız.
Şehrin sokaklarındaki sakinlik ve durağanlık sadece meleklerin gözünden siyah – beyaz gösterilse de insanların içinde olduğu dünyanında ne kadar sıkıntılı olduğunu hem görüyoruz hem  onların iç seslerini duyabiliyoruz. Bu izleri taşıyan bir şehir olarak  Berlin’in seçilmesinin nedeni belki de yönetmenin,  meleklerin bu acıları hafifletmesi için fazla mesai yapması mesajını içeriyor olabilir.
Filmin konusunda geçen bir meleğin bir kadına duyduğu arzunun aşka dönüşmesiyle insan olmasını anlatmaktadır. Aslında filmin konu olarak sadece bu tema altında kalmaması filmi normal bir romantik filmden ayırt etmektedir. Filmde gördüğümüz karakterlerin iç dünyalarını görüyor hatta onların düşüncelerini okuyor olmamız, izleyici olarak Tanrısal bir bakış kazanmamızı sağlamaktadır. Meleklerin ve çocukların kameraya her bakışında bu etki kırılarak sinemada olduğumuzu hatırlasakta yönetmen seyircinin algısını tekrar filmin içine katlamayı başarıyor. Karmaşık anlatıma sahip olmasına rağmen aşkı ele alış şekliyle sade ve akıcı bir çizgi çizmektedir. Bunu yaparken kullandığı mizansenle, kostüm, sahne bütünlüğü ve kurgu açısında da düz bir yalınlığa sahip olmasının etkisi diyebilirim.
Teknik olarak ele aldığımız da ise, dönemin yüksek kalitedeki yapımlarından biri sayılabilecek nitelikte bir filmdir. Kamera tekniklerinin çeşitliği görülmektedir, sabit kamera ve vinç ile çekilmiş sahneleri görmek mümkün. Buna sıkça rastladığımız insanların evlerine girerken ki kamera hareketleri, camdan bir başka evin içine geçişleri, caddeye bakışı ve en önemlisi insanları tepeden izlememizi sağlayan kuşbakışı planların kullanıldığını görebiliriz. Kurgu açısından fazlaca, kesilmemiş sahne olduğunu hatta kesmeden geçişlerin yapıldığını görebiliriz. Bu da  filme akıcı ve masalsı bir estetik kazandırmaktadır, izlerken sanki gökyüzünden bakıyormuş etkisini hissetmemek mümkün değil.
Filmde kullanılan mekanlar açısından ve karakterlerin dünyasındaki objelerin kullanımı açısından hareket eden (göçmen) ve sabit mekanlar olmak üzere ayırabiliriz. Filmde geçen sirk, karavan, metro  ve kurutemizleme gibi sahnelerin kullanılması bize iki şeyi hatırlatmaktadır. Birincisi; göçmenlik kavramını Berlin’in metropol yapısını, çok kültürlü bir şehir olmasını ve  farklı dillerden, dinlerden insanların bir arada yaşadığı bir şehir imajı oluşturmaktadır. İkincisi de, Damiel ve Cassiel’in söyledikleri diaologlardan meleklerin sabit kaldığı ancak herşeyin sürekli değiştiği gerçeğini öğreniyoruz. Bu da fani olan insanlarla ölümsüz olan meleklerin karşılaştırılmasını göstermektedir. Böylelikle insanların, dünyada ezeli ve ebedi  göçebe olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Filmde zihinleri okunan insanların aslında endişelerini dinlerken de bu kavramların altı çizilmektedir. Kullanılan bir diğer önemli mekan ise, kütüphane yine burda meleklerle insanların karşılaştırılması yapılmaktadır. Sabit olan meleklerin misafirleri olan kütüphane ziyaretçileri, yine kozmik bir kültür mozaiği oluşturmaktadır.
Filmin, renk ve mekan kullanımı kadar ses ve müzik kullanımı da özdeşleşme açısından önemli rol oynamaktadır. Sokaktaki insanların sesleriyle, düşüncelerinin birbirine karıştığı sahnelerde özellikle uğultulular arasından seçilen kelimelerin hikayeye kattığı detaylar göze çarpmaktadır. Müzik kullanımı da yine aynı şekilde siyah beyaz olan yani meleklerin dünyasındayken klasik ve daha çok arp yada naif  enstrümanlar kullanılması bize huzuru ve maneviyatı çağrıştırmaktadır. Renkli dünyaya geçtiğimizde ise, özellikle Marion (trapezci kız) gittiği gece clublarında çalan müziklerin Tom Waits, Nick Cave  gibi müzisyenlerin şarkılarını duyuyoruz. Bu şarkılar 80’lerin techo ve elektronik müziğe geçişin aynı zamanda da yaşanan buhranın da yansımaları olarak tanımlanabilir. Farklılıkların uyumu şekilde harmanlanmış bu melodiler melankolik bir tedirginliği ve bilinmezliği hissettiriyor. Özellikle Nick Cave  and The Bad Seeds’in  ‘From Her to Eternity’ şarkısında sonsuzluğun sorgulanması filmin belki de kırılma noktalarında biri olarak Marion ve Damiel’in birleşmelerinde kullanılmaktadır. Ölümsüzlükten vazgeçen Damiel ve yaşamaktan bıkmış Marion’un isyanı niteliğindedir.
Genel olarak film bir çok alt metni içinde barındıran ve bunları yaparken de kulağa, göze ve hatta ruhumuza dokunan bir duyum katmaktadır. Bulutların üzerinden izlediğimiz Berlin’in içine girdikten sonra renklenen dünyamız, sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Bu yüzden yönetmen Damiel ve Marion’un birleşmeleri bir mutlu son gibi görmemiş olacak ki devam edecektir yazıyla bitirmektedir. Filmin Hollywood versiyonu olarak bilinen ‘City of Angels (Melekler Şehri- 1998)’ hatırlayabiliriz. Tabi konu olarak benzerliği dışında fazla ortak noktaları olmadığını eklemekte yarar var.
Filmi izlemeyenler için tavsiye ederken filmin özellikle orjinal diliyle izlemenizi önerebilirim, sokakların ve insanların sesinin filme her zamankinden farklı bir derinlik kattığını hissedeceksiniz. Bir de izlerken, filmin dokusunu hissetmeniz için dönemsel şartları da göz önünden bulundurursanız savaşın sadece cephedeki mermi sesleriyle anlatılmayacağını görebilirsiniz. Bunun yanında yaşanan buhranın boyutunu, romantik bir meleğin insanlığa olan inancını ve  bunlara karşı da insanlığın anlamını sorgulayabilirsiniz.