Gecenin ortasında tek başına, küçük Léo, hatıralar, düşler ve kâbuslar
sandığını açar. Diline doladığı temel mantık, 'Hayal ediyorum, demek ki
yokum'dur. İlginçlikle delilik arasında bir yerde duran ailesiyle
kuşatılmış Léo, kendi hayaller girdabının hem efendisi hem de kurbanı
olarak bir düşler ve takıntılar dünyasına kaçar. Düş dünyasında, güneşin
ya da muzır bir Sicilyalı köylünün spermini taşıyan bir domatesin oğlu
olduğundan emin, kendisine Léolo adını takar. (www.turkcealtyazi.org'den)
Paylaştığım filmlere ait -facebook grubumuzdaki yorumları içeren- detay linkleri sadece "Cult Movies & Soundtracks" facebook grubuna üye olanlara aktiftir. Yorumları görebilmeniz için söz konusu gruba üye olmanız gerekmektedir. Facebook grubumuzdaki paylaşım tarihlerine sadık kalındığından zamanla ilave edilen filmler blogun en üstünde değil ait olduğu tarihte yer alacaktır. Film listesi başlığı altından güncellemeleri kontrol etmenizi öneririm.
26 Mart 2012 Pazartesi
Win Win / Kazananlar Kulübü (2011) - Thomas McCarthy
Bugüne kadar çektiği üç filmde de farklı, kan bağı olmayan, herhangi
bir geçmişleri de olmayan insanların bir araya gelip gayet mutlu mesut
yaşayabileceklerini anlattığı filmleriyle tanınan Thomas McCarthy
aslında Amerika’da tanınan bir oyuncu. George Clooney’nin oynadığı ya da
bir şekilde alakası olduğu filmlerde boy göstermesinden tanıdığım, daha
sonra sinema işini biraz da kameranın öteki tarafında icra etmek üzere
yönetmen koltuğuna oturup The Station Agent’ı çeken McCarthy, ilk
filmiyle oldukça sükse yapmıştı. En az ilki kadar başarılı ikinci filmi
olan The Visitor’da da çizgisinden ödün vermeyip Oscar’a dahi aday
olmuştu. Geçtiğimiz sene çektiği Win Win ise kendisinden bir kez daha
söz ettirse de öyle görünüyor ki McCarthy, ivmesinde bir düşüş yaşıyor
olabilir.
Bir avukat, bir güreşçi koçu ve para kazanmak uğruna daha başka işler yapan iki çocuk babası Mike’ın (Paul Giamatti) hikayesini izlediğimiz Win Win, klişe Hollywood başarı hikayelerini andırmakla birlikte az da olsa bağımsız yapım olmasının getirdiği faydayla benzerlerinden bir adım öne çıkıyor. Avukatlığını yaptığı demans hastası Leo’nun (Burt Young) aynı zamanda bakıcılığını üstlenen fakat vakit kaybetmemek için onu bir huzurevine yatıran Mike, bu yolla Leo’nun parasını yemektedir. Bir gün çıkagelen Leo’nun gizemli torunu Kyle (Alex Shaffer) başlarda Mike ve eşi Jackie’ye (Amy Ryan) sorun çıkaracakmış gibi gözükse de güreşteki başarısı sebebiyle Mike’ın dikkatini çeker ve onun himayesinde yaşamaya başlar. İşin içine Leo’nun paragöz kızı, Kyle’ın da sorumsuz annesi Cindy (Melanie Lynskey) de girince tüm olaylar bir ahlak meselesine dönüşür.
Öncelikle bu filmin bir komedi filmi olmadığını söylemem gerekiyor. Mike’ın arkadaşı Terry rolünde karşımıza çıkan Bobby Cannavale’in karakteri dışında seyirciye tebessüm ettirecek hiçbir karakter ya da durum söz konusu değil. Yine de Terry karakterinin biraz abartılı yaratıldığını düşünmekteyim. Zaten filmin genelinde seyirciyi güldürmekten ziyade zorlu başarı öyküsü ve aile dramı anlatarak huzursuzluk ve heyecan yaratma amacı güdülüyor. Daha önce de belirttiğim gibi pek çok Hollywood kahramanlık ve başarı öyküsünde olduğu gibi işliyor olaylar, yine aynı o filmlerde olduğu gibi sporcuların özel hayatlarındaki çalkantılarla hikaye doldurulmaya çalışılıyor. Amerikanlar bu tür senaryolar yazmaktan ne zaman vazgeçecek bilinmez ama artık aynı malzeme üzerinden bir yerlere gelinmeye çalışılması seyirciyi pek de hoşnut etmiyor kanaatimce. Belki Amerikanların gündelik yaşantılarındaki başarısızlıklarından ötürü bu tür hikayeler izlemek hoşlarına gidebilir ama dünya sinemasına baktığımızda belli kaygılar güden sektörlerin bu tür yapımlardan ellerinden geldiğince uzak durduklarını biliyoruz. Öyküde ilgi çekici bir yön olmamakla birlikte diyaloglar konusunda da seyircinin hoşuna gidebilecek bir aykırılık görülmüyor Win Win’de. Senaryo dahilinde hoşuma giden tek şey Mike karakterinin diğer başarı filmlerine kıyasla “mükemmel” olarak yaratılmamış olması. Win Win’in aykırılığı ve ilgi çekiciliği de bu noktada kendini gösteriyor zaten. Sorumsuz anne, sorunlu ergen, mükemmel bir eş (Jackie), çatlak bir arkadaş gibi klişe tiplemelerin yanında kusursuz bir sporcu koçu beklerken attığı adımlarda aksaklıklar yaşayan, sorumsuz bir erkek portresi yaratılmış. Tabii tahmin edebileceğiniz üzere anlatılan hikayenin sonunda bu karakterdeki değişimler anlatılıyor ve mutlu bir final ile Win Win noktalanıyor.
Senaryodaki hoşnutsuzluğumu kapatan şey ise filmin oyuncuları oldu. Paul Giamatti’nin oyunculuğunu ne kadar çok beğendiğimi belirtmeme gerek yok sanırım. Önceki performanslarında olduğu gibi Win Win’de de kim olduğunu gösteriyor usta oyuncu. Aynı şekilde filmde dikkat çeken isimlerden Amy Ryan’ın yeteneklerini sorgulamak da manasız geliyor bana. Filmde önemli bir rol üstlense de onca dramatik karakterin içinde komik olmaya çalışan Terry’yi canlandıran Bobby Carnavale’in performansını ise olumlu karşıladığımı söyleyemeyeceğim. Gerçi bu düşüncemin sebebi Carnavale’in kendisinden mi kaynaklanıyor yoksa gereksiz bulduğum Terry karakterine olan antipatimden mi; emin değilim.
Özellikle okyanusun ötesindeki senaristler ve eleştirmenlerce beğenilen senaryosunu zayıf bulduğum fakat benzer filmlerin söz konusu topluluklarca her daim ön plana çıkarıldığını bildiğim için seyir zevkimde sorun aramadığım bir film oldu Win Win. Eğer Thomas McCarthy’nin önceki iki filmini izleyip beğendiyseniz bu filmi izlemenizi öneririm. Belki The Station Agent kadar beğenmeyeceksiniz ama “hep beraber mutlu yaşayabilen farklı insanlar” konseptinden hoşnut kalma ihtimaliniz yüksek. Bu yönüyle de oldukça sıcak bir film Win Win. (www.sinemakulubu.com'dan)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/376156619084624/
Bir avukat, bir güreşçi koçu ve para kazanmak uğruna daha başka işler yapan iki çocuk babası Mike’ın (Paul Giamatti) hikayesini izlediğimiz Win Win, klişe Hollywood başarı hikayelerini andırmakla birlikte az da olsa bağımsız yapım olmasının getirdiği faydayla benzerlerinden bir adım öne çıkıyor. Avukatlığını yaptığı demans hastası Leo’nun (Burt Young) aynı zamanda bakıcılığını üstlenen fakat vakit kaybetmemek için onu bir huzurevine yatıran Mike, bu yolla Leo’nun parasını yemektedir. Bir gün çıkagelen Leo’nun gizemli torunu Kyle (Alex Shaffer) başlarda Mike ve eşi Jackie’ye (Amy Ryan) sorun çıkaracakmış gibi gözükse de güreşteki başarısı sebebiyle Mike’ın dikkatini çeker ve onun himayesinde yaşamaya başlar. İşin içine Leo’nun paragöz kızı, Kyle’ın da sorumsuz annesi Cindy (Melanie Lynskey) de girince tüm olaylar bir ahlak meselesine dönüşür.
Öncelikle bu filmin bir komedi filmi olmadığını söylemem gerekiyor. Mike’ın arkadaşı Terry rolünde karşımıza çıkan Bobby Cannavale’in karakteri dışında seyirciye tebessüm ettirecek hiçbir karakter ya da durum söz konusu değil. Yine de Terry karakterinin biraz abartılı yaratıldığını düşünmekteyim. Zaten filmin genelinde seyirciyi güldürmekten ziyade zorlu başarı öyküsü ve aile dramı anlatarak huzursuzluk ve heyecan yaratma amacı güdülüyor. Daha önce de belirttiğim gibi pek çok Hollywood kahramanlık ve başarı öyküsünde olduğu gibi işliyor olaylar, yine aynı o filmlerde olduğu gibi sporcuların özel hayatlarındaki çalkantılarla hikaye doldurulmaya çalışılıyor. Amerikanlar bu tür senaryolar yazmaktan ne zaman vazgeçecek bilinmez ama artık aynı malzeme üzerinden bir yerlere gelinmeye çalışılması seyirciyi pek de hoşnut etmiyor kanaatimce. Belki Amerikanların gündelik yaşantılarındaki başarısızlıklarından ötürü bu tür hikayeler izlemek hoşlarına gidebilir ama dünya sinemasına baktığımızda belli kaygılar güden sektörlerin bu tür yapımlardan ellerinden geldiğince uzak durduklarını biliyoruz. Öyküde ilgi çekici bir yön olmamakla birlikte diyaloglar konusunda da seyircinin hoşuna gidebilecek bir aykırılık görülmüyor Win Win’de. Senaryo dahilinde hoşuma giden tek şey Mike karakterinin diğer başarı filmlerine kıyasla “mükemmel” olarak yaratılmamış olması. Win Win’in aykırılığı ve ilgi çekiciliği de bu noktada kendini gösteriyor zaten. Sorumsuz anne, sorunlu ergen, mükemmel bir eş (Jackie), çatlak bir arkadaş gibi klişe tiplemelerin yanında kusursuz bir sporcu koçu beklerken attığı adımlarda aksaklıklar yaşayan, sorumsuz bir erkek portresi yaratılmış. Tabii tahmin edebileceğiniz üzere anlatılan hikayenin sonunda bu karakterdeki değişimler anlatılıyor ve mutlu bir final ile Win Win noktalanıyor.
Senaryodaki hoşnutsuzluğumu kapatan şey ise filmin oyuncuları oldu. Paul Giamatti’nin oyunculuğunu ne kadar çok beğendiğimi belirtmeme gerek yok sanırım. Önceki performanslarında olduğu gibi Win Win’de de kim olduğunu gösteriyor usta oyuncu. Aynı şekilde filmde dikkat çeken isimlerden Amy Ryan’ın yeteneklerini sorgulamak da manasız geliyor bana. Filmde önemli bir rol üstlense de onca dramatik karakterin içinde komik olmaya çalışan Terry’yi canlandıran Bobby Carnavale’in performansını ise olumlu karşıladığımı söyleyemeyeceğim. Gerçi bu düşüncemin sebebi Carnavale’in kendisinden mi kaynaklanıyor yoksa gereksiz bulduğum Terry karakterine olan antipatimden mi; emin değilim.
Özellikle okyanusun ötesindeki senaristler ve eleştirmenlerce beğenilen senaryosunu zayıf bulduğum fakat benzer filmlerin söz konusu topluluklarca her daim ön plana çıkarıldığını bildiğim için seyir zevkimde sorun aramadığım bir film oldu Win Win. Eğer Thomas McCarthy’nin önceki iki filmini izleyip beğendiyseniz bu filmi izlemenizi öneririm. Belki The Station Agent kadar beğenmeyeceksiniz ama “hep beraber mutlu yaşayabilen farklı insanlar” konseptinden hoşnut kalma ihtimaliniz yüksek. Bu yönüyle de oldukça sıcak bir film Win Win. (www.sinemakulubu.com'dan)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/376156619084624/
Russkiy Kovcheg / El arca rusa / Russian Ark / Rus Hazine Sandığı (2002) - Aleksandre Sokurov
Aleksandr Sokurov, bu filmle, sinema tarihinin en inanılmaz teknik başarılarından birine imza attı; film, St. Petersburg’da bulunan dünyanın en büyük müzesi Hermitaj’ın (Kışlık Saray da içindedir) 33 odasının dolaşıldığı 95 dakikalık tek bir plan olarak çekildi. Kısmen şatafatlı bir geçit töreni ve müze turu, kısmen lunapark gezisi ve tarih üzerine bir tefekkür olan film, görüş alanı dışındaki Sokurov’un, perdede görünen 19. yüzyıldan gelme bir Fransız diplomatla (görünüşe göre, Custine Markisi Astolphe’dan esinlenilmiş) süregelen diyaloğu eşliğinde, Hermitaj Müzesi’nin odalarını dolaşırken ve hatta zaman zaman dışına da çıkarken, Çarlık Rusyası’nın iki yüzyılını da kapsar.
Sokurov, dünyanın belki de yegâne kurgulanmamış, tek plan çekimli filmini ve bugüne kadar steadicam’la çekilen en uzun sekansı (anlatılanlara göre tüm katılımcıların uzun ve ayrıntılı provalarından sonra, sekansı çekmeye daha önce sadece bir kez girişilmiş ve dışarıda hava sıcaklığı sıfırın altında olduğu için başarısız olunmuş) gerçekleştirmek için 2000’e yakın oyuncu ve figüranın yanı sıra üç canlı orkestra kullanmış. Rus Hazine Sandığı, ayrıca 35mm’ye aktarılmadan önce, film ya da kaset yerine taşınabilir bir sabit diske kaydedilen ilk sıkıştırılmamış yüksek çözünürlüklü (high-definition) film. Filmin bu özelliği Sokurov’u, daha önce Tikhiye Stranitsy (Fısıldayan Sayfalar, 1993) ve Mat i syn (Ana ve Oğlu, 1997) gibi filmlerinde görüntüleri bozarak ve perspektifle oynayarak yaptığı yaratıcı deneyler de hesaba katıldığında, bir tür 19. yüzyıl modernisti; ve çok farklı bir biçimde de olsa, Manoel De Oliviera gibi, keskin bir geçmiş duygusuyla bunu son derece çağdaş bir yolla izleyiciye iletme duygusunu birleştiren bir yönetmen konumuna yerleştiriyor.
Bir eleştirmenin ileri sürdüğü gibi, Rus Hazine Sandığı, Oktyabr’ın (Ekim, 1927) tam karşıtı bir film; Kışlık Saray’ı devasa bir dekor olarak kullanmasıyla, Sergey Ayzenştayn’ın montaja bel bağlayan tekniğine meydan okuyor. Kısacası, bu muhteşem başarının boyutlarını daha yeni yeni kavramaya başlıyoruz; yine de şunu eklemek gerekir ki, filmin ABD gişelerindeki beklenmedik, neredeyse emsali görülmemiş başarısı, Sokurov’un teknik maharetinin, sırf sinema ya da Rusya tarihi uzmanlarınca takdir edilecek türden bir başarı olmadığına güçlü bir biçimde işaret ediyor. (www.turkcealtyazi.org'den)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/376042152429404/
Aleksandr Sokurov, bu filmle, sinema tarihinin en inanılmaz teknik başarılarından birine imza attı; film, St. Petersburg’da bulunan dünyanın en büyük müzesi Hermitaj’ın (Kışlık Saray da içindedir) 33 odasının dolaşıldığı 95 dakikalık tek bir plan olarak çekildi. Kısmen şatafatlı bir geçit töreni ve müze turu, kısmen lunapark gezisi ve tarih üzerine bir tefekkür olan film, görüş alanı dışındaki Sokurov’un, perdede görünen 19. yüzyıldan gelme bir Fransız diplomatla (görünüşe göre, Custine Markisi Astolphe’dan esinlenilmiş) süregelen diyaloğu eşliğinde, Hermitaj Müzesi’nin odalarını dolaşırken ve hatta zaman zaman dışına da çıkarken, Çarlık Rusyası’nın iki yüzyılını da kapsar.
Sokurov, dünyanın belki de yegâne kurgulanmamış, tek plan çekimli filmini ve bugüne kadar steadicam’la çekilen en uzun sekansı (anlatılanlara göre tüm katılımcıların uzun ve ayrıntılı provalarından sonra, sekansı çekmeye daha önce sadece bir kez girişilmiş ve dışarıda hava sıcaklığı sıfırın altında olduğu için başarısız olunmuş) gerçekleştirmek için 2000’e yakın oyuncu ve figüranın yanı sıra üç canlı orkestra kullanmış. Rus Hazine Sandığı, ayrıca 35mm’ye aktarılmadan önce, film ya da kaset yerine taşınabilir bir sabit diske kaydedilen ilk sıkıştırılmamış yüksek çözünürlüklü (high-definition) film. Filmin bu özelliği Sokurov’u, daha önce Tikhiye Stranitsy (Fısıldayan Sayfalar, 1993) ve Mat i syn (Ana ve Oğlu, 1997) gibi filmlerinde görüntüleri bozarak ve perspektifle oynayarak yaptığı yaratıcı deneyler de hesaba katıldığında, bir tür 19. yüzyıl modernisti; ve çok farklı bir biçimde de olsa, Manoel De Oliviera gibi, keskin bir geçmiş duygusuyla bunu son derece çağdaş bir yolla izleyiciye iletme duygusunu birleştiren bir yönetmen konumuna yerleştiriyor.
Bir eleştirmenin ileri sürdüğü gibi, Rus Hazine Sandığı, Oktyabr’ın (Ekim, 1927) tam karşıtı bir film; Kışlık Saray’ı devasa bir dekor olarak kullanmasıyla, Sergey Ayzenştayn’ın montaja bel bağlayan tekniğine meydan okuyor. Kısacası, bu muhteşem başarının boyutlarını daha yeni yeni kavramaya başlıyoruz; yine de şunu eklemek gerekir ki, filmin ABD gişelerindeki beklenmedik, neredeyse emsali görülmemiş başarısı, Sokurov’un teknik maharetinin, sırf sinema ya da Rusya tarihi uzmanlarınca takdir edilecek türden bir başarı olmadığına güçlü bir biçimde işaret ediyor. (www.turkcealtyazi.org'den)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/376042152429404/
24 Mart 2012 Cumartesi
Ali Zaoua, prince de la rue / Ali Zaua, Prince of the Street / Ali Zaoua, Sokakların Prensi (2000) - Nabil Ayouch
Toplumun dışladığı sokak çocuklarının yaşamları ve kaderleri yönetmenler için tükenmez bir merak kaynağı olmuştur; ve dünyanın dört bir yanında, zenginle fakir arasındaki uçurumun her geçen gün arttığı düşünülürse, yeni malzemelerin sonu hiç gelmeyecektir. Ali Zaoua, Prince de la Rue (Ali Zaoua, Sokakların Prensi) adlı filmde, hem yönetmen ve hem de senaristlerden biri olan Nabil Ayouch, acımasız Kazablanka sokaklarındaki yaşamları, çalmak, koşuşturmak ve mutlak olan ölümün bir adım önünde olmaya çalışmak üzerine kurulu olan üç evsiz Faslı çocuğun hikâyesini anlatıyor. Ölüm, dev bir "Kayıp Çocuklar" takımının kendi kendini başa geçiren zalim lideri Dib’in (Said Taghmaoui) şahsında geliyor. Dib’in sadistçe iktidar oyunları ve yerine getirdiği tehditleri, genişleyen çetesini kontrol altında tutarken, çocuklara sahip olamadıkları şeyi, yani kötü de olsa bir aileyi veriyor.
Filme adını veren karakter (Abdelhak Zhayra) filmin başlarında ölünce, arkadaşları güçlü bir denizci olma hayalleri kuran çocuğu uygun şekilde gömmek için çabalıyor. Yaşarken asla ulaşamayacağı hayaline ölümünde ulaşmasını sağlayarak Ali’yi onurlandırmak istiyorlar. Büyük oranda amatör oyuncularla çalışan Ayouch, metanet ve sefaleti rahatsız edici oranda gerçekçi olan filmle, güçlü bir belgesel hissi vermeyi başarıyor. Genç Ali’nin hayalleri, görüntü yönetmeni Vincent Mathias’ın büyük başarıyla yakaladığı ve zaman zaman beklenmedik güzelliklerle (ışıltılı ve zifiri gökyüzü gibi) yumuşattığı, kasvetli gerçeklerini etkisizleştiren parlak ve renkli animasyonlarla görüntüleniyor. Filmi böylesine güçlü kılan şey, Ayouch’un karakterlerinin zorlu yaşamlarını, bir yanda mizah, diğer yanda sakınmasız bir duygusallıkla başarılı bir şekilde karıştırması. Ayouch sizi üzmek istiyor, sizi üzmeye ka¬rarlı ve bunu başarıyor. Genç oyuncu kadrosunun kederli bakışlarının, sert dış görünüşlerinin altından kendini hissettiren dipsiz hüzünlerinin ve hayattan bezmişliklerinin bu konuda ona çok büyük yardımı dokunuyor. Ali’nin genç arkadaşlarından birinin, çatlak ve çatallı çocuk sesiyle geleneksel bir ağıt yaktığı sahne, izleyiciyi sadece üzmekle kalmıyor, derinden sarsıyor. Ali Zaoua, dünyanın hem hızla yaklaşmakta olduğumuz yakın geleceğinin habercisi, hem de bugününü anlatan bir film. (www.turkcealtyazi.org'den)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/374842819216004/
Toplumun dışladığı sokak çocuklarının yaşamları ve kaderleri yönetmenler için tükenmez bir merak kaynağı olmuştur; ve dünyanın dört bir yanında, zenginle fakir arasındaki uçurumun her geçen gün arttığı düşünülürse, yeni malzemelerin sonu hiç gelmeyecektir. Ali Zaoua, Prince de la Rue (Ali Zaoua, Sokakların Prensi) adlı filmde, hem yönetmen ve hem de senaristlerden biri olan Nabil Ayouch, acımasız Kazablanka sokaklarındaki yaşamları, çalmak, koşuşturmak ve mutlak olan ölümün bir adım önünde olmaya çalışmak üzerine kurulu olan üç evsiz Faslı çocuğun hikâyesini anlatıyor. Ölüm, dev bir "Kayıp Çocuklar" takımının kendi kendini başa geçiren zalim lideri Dib’in (Said Taghmaoui) şahsında geliyor. Dib’in sadistçe iktidar oyunları ve yerine getirdiği tehditleri, genişleyen çetesini kontrol altında tutarken, çocuklara sahip olamadıkları şeyi, yani kötü de olsa bir aileyi veriyor.
Filme adını veren karakter (Abdelhak Zhayra) filmin başlarında ölünce, arkadaşları güçlü bir denizci olma hayalleri kuran çocuğu uygun şekilde gömmek için çabalıyor. Yaşarken asla ulaşamayacağı hayaline ölümünde ulaşmasını sağlayarak Ali’yi onurlandırmak istiyorlar. Büyük oranda amatör oyuncularla çalışan Ayouch, metanet ve sefaleti rahatsız edici oranda gerçekçi olan filmle, güçlü bir belgesel hissi vermeyi başarıyor. Genç Ali’nin hayalleri, görüntü yönetmeni Vincent Mathias’ın büyük başarıyla yakaladığı ve zaman zaman beklenmedik güzelliklerle (ışıltılı ve zifiri gökyüzü gibi) yumuşattığı, kasvetli gerçeklerini etkisizleştiren parlak ve renkli animasyonlarla görüntüleniyor. Filmi böylesine güçlü kılan şey, Ayouch’un karakterlerinin zorlu yaşamlarını, bir yanda mizah, diğer yanda sakınmasız bir duygusallıkla başarılı bir şekilde karıştırması. Ayouch sizi üzmek istiyor, sizi üzmeye ka¬rarlı ve bunu başarıyor. Genç oyuncu kadrosunun kederli bakışlarının, sert dış görünüşlerinin altından kendini hissettiren dipsiz hüzünlerinin ve hayattan bezmişliklerinin bu konuda ona çok büyük yardımı dokunuyor. Ali’nin genç arkadaşlarından birinin, çatlak ve çatallı çocuk sesiyle geleneksel bir ağıt yaktığı sahne, izleyiciyi sadece üzmekle kalmıyor, derinden sarsıyor. Ali Zaoua, dünyanın hem hızla yaklaşmakta olduğumuz yakın geleceğinin habercisi, hem de bugününü anlatan bir film. (www.turkcealtyazi.org'den)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/374842819216004/
14 Mart 2012 Çarşamba
Who's Afraid of Virginia Wolf? / Kim Korkar Hain Kurttan (1966) - Mike Nichols
1966 ABD yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Who's Afraid of Virginia Woolf? olan film Türkiye'de ilk kez 30 Ocak 1967'de sinemalarda gösterime girmişti.Senaryosunu Edward Albee'nin 1962 tarihli Tony ödüllü aynı adlı Broadway oyunundan Ernest Lehman'ın uyarlayıp yazdığı filmi Mike Nichols yönetmiştir. Ernest Lehman'ın aynı zamanda filmin yapımcılığını da üstlendiği bu film sinemadaki en iyi tiyatro uyarlamalarından biri olarak kabul edilmektedir. Bunda Alman asıllı yönetmen Nichols'un tiyatro kökenli olmasının da büyük payı vardır. Film Mike Nichols'un sinemadaki ilk yönetmenlik denemesidir. Başlıca rollerinde Elizabeth Taylor, Richard Burton, George Segal ve Sandy Dennis'in oynadıkları, sadece bir iki mekânda ve dört kişi arasında geçen film uyarlandığı oyunun ruhuna uygun olması için özellikle siyah beyaz çekilmiştir. Filmin siyah beyaz görüntüleri Haskell Wexler 'e aittir. Filmin Grammy ödülü ve Oscar'a aday gösterilen özgün müziğini ise Alex North yapmıştır.
Orta yaşlı bir karı kocanın ızdırap verici aşk-nefret oyunlarının içerisine yeni tanıştıkları genç bir çifti de çekmeleri ve alkolün de körüklediği sabaha dek süren fırtınalı zaman zaman da gülünç bir didişme, acı çektirme oyunu sonunda içlerindeki her şeyi ortaya dökmeleri anlatılmaktadır. Cinsel imalarla dolu küfürlü dili filmin çevrildiği yıllarda sinemada alışılmadık bir şeydi ve o yıl değişen film derecelendirme sistemi sayesinde birçok salonda gösterilebildi. Bugün birçok filmde çok daha ağırlarının sıklıkla işitildiği ve artık kanıksanan küfürlü diyaloglar ABD'de ilk kez bu filmde geniş biçimde yer almıştı. Film 5 Oscar ödülünden başka aralarında 3 BAFTA ödülünün de bulunduğu 13 ödül daha kazanmıştır. Nichols bu filmde kaçırdığı En İyi Yönetmen Akademi Ödülü'ne bir sonraki filmi olan 1967 tarihli Aşk Mevsimi (The Graduate) ile kavuşacaktır. Tüm ana karakterlerinin ve sanatsal kadrosunun topluca Oscar'a aday gösterildiği tek film olma gibi bir rekora da sahiptir.
Filmin uyarlandığı Edward Albee'nin oyunu, Broadway'den sadece 1 yıl sonra Türkiye'de Kenter Tiyatrosunda 1963-1964 sezonunda "Kim Korkar Hain Kurttan" adı ile sahnelenmişti.
2007 yılında Amerikan Film Enstitüsü filmi "Tüm zamanların en iyi filmleri" sıralamasında 67.ci sırada ilan etti.
Çekimlere Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Harry Stradling Sr. ile başlanmıştı. Ancak Stradling'in sürekli olarak Elizabeth Taylor'ı olduğundan daha güzel göstermek için özel çaba sarfettiği anlaşılınca görevine son verildi ve yerine Haskell Wexler getirildi. Liz Taylor yaşlanmakta olan bir ev kadınını canlandırdığı bu film için özellikle 15 kilo almıştı ve çok güzel görünmemesi gerekiyordu.
Filmin o zamana kadar sinemada hiç duyulmamış derecede cinsel göndermeler taşıyan küfürlü bir dil içermesi filmin sinemalarda gösterilmesi ile ilgili sorun yarattı. Sadece bu film için MPAA eski film derecelendirme sistemini terkederek yeni bir sınıflandırma sistemini (G-M-R-X derecelendirmesi) devreye soktu. Bunun üzerine Warner Bros. yetkilileri filmin gösterimine izin alabilmek için bazı ufak tefek değişiklikleri yapmayı kabul ettiler. Örneğin bugün için artık çok hafif kalan "screw you" kelimesini filmden çıkarttılar, tanıtım afişlerine de uyarı ibareleri koydular. Bu yeni derecelendirme sistemine ilk kez tabi tutulan diğer bir önemli film de Michaelangelo Antonioni'nin 1966 tarihli Cinayeti Gördüm (Blow-Up) filmiydi. (www.turkcealtyazi.org^den)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/368649056502047/
1966 ABD yapımı dramatik filmdir. Özgün adı Who's Afraid of Virginia Woolf? olan film Türkiye'de ilk kez 30 Ocak 1967'de sinemalarda gösterime girmişti.Senaryosunu Edward Albee'nin 1962 tarihli Tony ödüllü aynı adlı Broadway oyunundan Ernest Lehman'ın uyarlayıp yazdığı filmi Mike Nichols yönetmiştir. Ernest Lehman'ın aynı zamanda filmin yapımcılığını da üstlendiği bu film sinemadaki en iyi tiyatro uyarlamalarından biri olarak kabul edilmektedir. Bunda Alman asıllı yönetmen Nichols'un tiyatro kökenli olmasının da büyük payı vardır. Film Mike Nichols'un sinemadaki ilk yönetmenlik denemesidir. Başlıca rollerinde Elizabeth Taylor, Richard Burton, George Segal ve Sandy Dennis'in oynadıkları, sadece bir iki mekânda ve dört kişi arasında geçen film uyarlandığı oyunun ruhuna uygun olması için özellikle siyah beyaz çekilmiştir. Filmin siyah beyaz görüntüleri Haskell Wexler 'e aittir. Filmin Grammy ödülü ve Oscar'a aday gösterilen özgün müziğini ise Alex North yapmıştır.
Orta yaşlı bir karı kocanın ızdırap verici aşk-nefret oyunlarının içerisine yeni tanıştıkları genç bir çifti de çekmeleri ve alkolün de körüklediği sabaha dek süren fırtınalı zaman zaman da gülünç bir didişme, acı çektirme oyunu sonunda içlerindeki her şeyi ortaya dökmeleri anlatılmaktadır. Cinsel imalarla dolu küfürlü dili filmin çevrildiği yıllarda sinemada alışılmadık bir şeydi ve o yıl değişen film derecelendirme sistemi sayesinde birçok salonda gösterilebildi. Bugün birçok filmde çok daha ağırlarının sıklıkla işitildiği ve artık kanıksanan küfürlü diyaloglar ABD'de ilk kez bu filmde geniş biçimde yer almıştı. Film 5 Oscar ödülünden başka aralarında 3 BAFTA ödülünün de bulunduğu 13 ödül daha kazanmıştır. Nichols bu filmde kaçırdığı En İyi Yönetmen Akademi Ödülü'ne bir sonraki filmi olan 1967 tarihli Aşk Mevsimi (The Graduate) ile kavuşacaktır. Tüm ana karakterlerinin ve sanatsal kadrosunun topluca Oscar'a aday gösterildiği tek film olma gibi bir rekora da sahiptir.
Filmin uyarlandığı Edward Albee'nin oyunu, Broadway'den sadece 1 yıl sonra Türkiye'de Kenter Tiyatrosunda 1963-1964 sezonunda "Kim Korkar Hain Kurttan" adı ile sahnelenmişti.
2007 yılında Amerikan Film Enstitüsü filmi "Tüm zamanların en iyi filmleri" sıralamasında 67.ci sırada ilan etti.
Çekimlere Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Harry Stradling Sr. ile başlanmıştı. Ancak Stradling'in sürekli olarak Elizabeth Taylor'ı olduğundan daha güzel göstermek için özel çaba sarfettiği anlaşılınca görevine son verildi ve yerine Haskell Wexler getirildi. Liz Taylor yaşlanmakta olan bir ev kadınını canlandırdığı bu film için özellikle 15 kilo almıştı ve çok güzel görünmemesi gerekiyordu.
Filmin o zamana kadar sinemada hiç duyulmamış derecede cinsel göndermeler taşıyan küfürlü bir dil içermesi filmin sinemalarda gösterilmesi ile ilgili sorun yarattı. Sadece bu film için MPAA eski film derecelendirme sistemini terkederek yeni bir sınıflandırma sistemini (G-M-R-X derecelendirmesi) devreye soktu. Bunun üzerine Warner Bros. yetkilileri filmin gösterimine izin alabilmek için bazı ufak tefek değişiklikleri yapmayı kabul ettiler. Örneğin bugün için artık çok hafif kalan "screw you" kelimesini filmden çıkarttılar, tanıtım afişlerine de uyarı ibareleri koydular. Bu yeni derecelendirme sistemine ilk kez tabi tutulan diğer bir önemli film de Michaelangelo Antonioni'nin 1966 tarihli Cinayeti Gördüm (Blow-Up) filmiydi. (www.turkcealtyazi.org^den)
https://www.facebook.com/groups/285196264847327/permalink/368649056502047/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)